GÜZER EVİ

Konut // 2000 // Ankara // 400m²

Mimarın Evi

Mimarların kendileri ve aileleri için tasarladıkları konutlar herzaman ilgi çekmiştir. Bir müşterinin varlığı, çoğu zaman mimarın beklenti ve birikimi ile çelişen taleplerinin oluşmasını getirir. İnsanlar doğrudan muhatap oldukları bu özel yaşam çevresine yönelik olarak daha titiz, daha tutucudurlar, daha çok ince eleyip sık dokurlar. Mimarın konut sahibinin beklentileri ile çelişen onun öncelikleri arasında yer almayan ısrarları kapris gibi algılanır. Bu ortam içinde konut talebinin mimarın kendisi tarafından belirleniyor olması sınırsız bir özgürlüğün önünü açacakmış gibi algılanır. Oysa mimarlık ortamında öne çıkmış, yaptıkları evler dergilerde boy gösteren pek çok mimar sıradan, en azından kendi yaptıkları ile benzer olmayan, konutlarda yaşarlar. İsmi ileri teknoloji ve gelecek kavramı ile özdeş bir mimarı asırlık bir konutta otururken bulur, patates baskısı çevrelerden yakınanlardan çoğunun o çevrelerde yaşadığını gözleriz. Süphesiz bu yalnızca bir tercih sorunu değildir. Ekonomik kısıtlar, yaşamın getirdiği gerçekler hepimize tercihlerimizin, özlemlerimizin dışında öncelikler sunar.

Gene de bitmeyen bir düşdür mimar için kendine ev tasarlamak. Bu şansı bulanlar ise çoğu zaman meslekleri ile koşullar arasında sıkışır. Bunu diğer süreçlerden ayırt eden ise yaptıklarını kolayca meşrulaştıracak bir "başkasının" var olmaması, "suçu" üzerine yıkabileceği, en azından paylaşabileceği bir ortaktan yoksun olmasıdır. Bir başka deyişle mimarın evi kendisi ile yüzleşme anıdır. Gerçeğe dönüşme sürecinde bekaretini yitiren düş mimarı ailesi, bütçesi, mesleği, bürokrasi ve bilinçaltı arasında sıkıştırır. Mimar kendini daha önce başkalarına atfettiği rolün içinde bulur. Eskisi kadar rahat harcayamaz, eskisi kadar rahat çizemez, görmemezlikten gelme, unutma, atlama, detayları sonradan düşünme hakları elinden alınır.

İtiraf etmeliyim ki kendime ait bir ev tasarlamam, daha doğrusu düşlemem, mimarlık eğitimi öncesine, lise günlerine geri gider. Düzenli aralıklarla plana benzer şeyler çizer sonra onları yenileri ile değiştirirdim. Sanırım farklı boyut ve detayda açığa çıksa da bu çoğumuzda olan bir düş alışkanlığı. Konut belki de tüm yaşamımızı yeniden belirleme gücü nedeni ile üzerine en çok düş kurduğumuz konu. Çocukluğumda hıdrellez gecelerinde anneannem ve akranlarının bir ağıcın altına düşlerini simgeleyen taşlar koyarak gerçekleşmesini beklediklerini hatırlarım. Eminim çoğunun düşü olan "ev" için kafalarında türlü türlü tasarımlar vardı. Konutu sürekli bir düş haline getiren bir başka özelliği de geçmişin izlerini biriktirebilme özelliği. Konutun duvarları anıları, aile bireylerini saklayan, yaşadığımız değişimlere şahitlik yapan, birer simge işlevi üstlenir. Konut geçmişin, yaşanmışlığın kanıtır, hüzünler, coşkular mutluluklar orada biriktirilir çocuklara teslim edilir. Birkaç kuşaktır apartmandan apartmana gezen ailelerde bu isteğin daha baskın bu düşün daha güçlü olduğunu gözlüyorum. Bir anlamda iz bırakma isteği.

Sanırım konutun yaşamın izi olma özelliği bağımsız ve tasarlanmış bir konut edinme isteğimde en az mesleğim kadar etkili oldu. 1988 sonlarında bir arsa edinme şansım oldu. Ankara'nın yeni gelişme alanında, Eskişehir yolu üzerinde, bitişik nizam imar hakkı olan 400 m2 bir parsel. Türkiye'de imarlı ve altyapısı hazır bir arsa işin neredeyse yarısı. Uzun yıllar üzerine konut yapma olanağını bulamadım. Öte yandan başka önceliklerin varlığından çok da şikayet ettiğim söylenemez. Bu gecikme düş kurmayı sürekli kılan bir süeç getirdi. Yaşamımın farklı dönemlerini ve değişen değer önceliklerimi temsil eden 3 ya da 4 proje gerçekleştirdim. İlk deneme olan ve neredeyse fabrika gibi büyük ve tek bir hacimden oluşan "antrepo ev" yaşamın gerçeklerini henüz ciddiye almayan genç bir akedemisyenin düşüydü. Daha sonra mesleki kaygılarla, kendimden çok mimarlık adına, yaptığım denemeler. Küçücük arsada mimarlık tarihini değiştirme çabaları... Derken evlilik ve çocuk yaşamımı birden değiştirdi. Eşimin ilk evliliğinden olan 2 çocuğu ile birlikte 3 çocuklu kocaman bir aile oluverdik. Bana hep kocaman gelen arsamın pek de büyük olmadığını o zaman hissettim. Birsürü odası, bir kaç banyosu, depoları, dolapları olan evlerden sözetmeğe başladık, daha da önemlisi bağımsız bir konut gerçek bir gereksinime dönüştü. Özellikle bizimkine benzer kalabalık ve karmaşık yapılı ailelerde konutun yaşama biçimi ve ilişkileri doğrudan etkilediğini düşünüyorum. Mekan paylaşımı aile kavramının temel unsurlarından biri olmanın yanısıra bireysel varoluşun en belirgin kısıtlanma biçimi. Bu nedenle bütün aile bireylerinin kendi çevresini oluşturabildiği aynı zamanda birlikte aidiyet ilişkisine girebilecekleri bir ev kavramı öne çıktı. Belemir'in avlu tutkusu birçok şeyi biraraya getirerek çözmemizi kolaylaştırdı. Avlu, bitişik nizam tarafdan kaçmak, oldukca sıkışık doku içinde içe dönerek kendi dış mekanını oluşturmaya yönelik olaral planın temel dayanağı oldu. Avluyu saran iki koldan birini çocuklara diğerini kendimize ayırdık. İkisini birleştiren bölümde ise iki kat yüksekliğinde ortak yaşam mekanımız yer aldı. Çocukların bölümü ile kendi bölümümüzü çelik bir köprü ile birbirine bağladık (birbirinden ayırdık). Avlu gibi bu köprünün de çocukların evi benimsemesine yönelik özgün ve çekici bir öge olacağını varsaydık.

Bütçe kısıtları kadar paylaştığımız mimari tercihler olabildiğince yalın bir yapı tasarlamamı getirdi. Belemir'in çabaları ile dış mekanla hemen her noktasında süreklilik ilişkisi kuran, benim çabalarımla da sıva ve ıslak inşaat girdilerinin alabildiğince azatıldığı pres tuğla bir yapı çıktı ortaya. Bitme aşamasında olan bu yapıda aktarabileceğim bir yaşam deneyimi henüz yok. Ancak elini taşın altına koymuş bir mimar olarak konut üretim süreçlerine yönelik bir dizi deneyim kazandığımı düşünüyorum. Tasarımın yalnızca bir yaratıcılık ya da dışa vurum meselesi olmadığı, bürokrasiden, bütçe kısıtlarına, imalat sorunlarından sürecin taraflarına pek çok bileşen arasında bir uzlaşmayı temsil ettiği, birebir yaşanan bir süreç içinde daha açık gözlenebiliyor. Öte yandan masa başında hep beraber gerçekleştirdiğimiz tartışmalar ve ortaklaşa olarak kurduğumuz düşler evin bitmeden bile aile yaşamına yönelik en az bir işlevini yerine getirdiğini kanıtlıyor.